top of page

 

Merhaba Mehmet. Öncelikle AstroNevroz’a zaman ayırdığın için teşekkür ederim. Bize geçmişin hakkında bilgi verebilir misin? Sen Marmara Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Bölümü’nde ikinci yüksek lisansını yapıyorsun. Yüksek Lisans yaparken değişim programı ile Hollanda Kraliyet Akademisi’nde öğrenimine devam ettin. Tüm bu deneyimlerinin eserlerine nasıl yansıdığını düşünüyorsun?

 

İki farklı eğitim sistemini tecrübe etmiş olmamın çalışmalarımı olumlu bir şekilde etkilediğini söyleyebilirim. Tüm eğitim sistemleri, özellikle sanat eğitimi, kendi içerisinde olumlu ve olumsuz özellikler barındırıyor. Burada önemli olan unsur, sistemi iyi analiz etmenize bağlı olarak değişecektir. Benim yaptığım şeyde, bu doğrultuda almış olduğum iki farklı eğitimin olumlu özelliklerinden faydalanmak oldu. Türkiye’de sanat ortamının içinde yer almanız kişisel çabalarınıza bağlı. Hollanda da ise, bu çaba sarf etme kısmı, okul sisteminin içine dâhil edilmiş durumda. Okul, dışarı ile entegre bir şekilde çalışarak sizin, kendi sanatsal referanslarınızı oluşturmanızı sağlıyor. Bu durum Türkiye’de biraz sıkıntılı bir şekilde işliyor.

 

Web sitendeki çalışmaları incelediğimde çalışmalarınla ilgili fikir edinirken, bütünsel olarak bakmaya çalıştım. “BİR ÜLKENİN ANILARI” isimli çalışmanla başlamak istiyorum öncelikle. Çalışmalarında kavramsal bir içsellik, ilişki kurma yerine, arzulanandan öte, sembolik içerik, tek bir anlamdan öte, öncelikle görsel birlik ve bütünlük söz konusu. Bunların dışında sezgisel ve sistematik daha neler söyleyebilirsin?

 

Son çalışmam, Hollanda deneyimim üzerinden şekillenmiş olan bir çalışma. Sezgi önemli bir unsur, üretirken. Fakat sistematik bir yöntemle üretmenin de, çalışmanın bütünlüğünü korumak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu çalışmayı açıklamak için ise “rastlantı” ya da “karşılaşma” kelimelerini kullanmak daha doğru olacaktır. Burada uyguladığım yöntem, deneyime dayalı bir tecrübeyi aktarabilmek üzerinden şekillendi. Her hayat kendine ait bir takım gizemleri barındırır muhakkak, önemli olan, bu sıradan hayatların derinliklerinde kendinize dair parçalar bulabilmek. “Bir Ülkenin Anıları” Tam da böyle bir deneyimi aktarmak üzere yaptığım bir çalışmanın sonucu aslında.

 

"BİR ÜLKENİN ANILARI" seyirciyi pasif durumdan alıp, entelektüel bir etkileşimin içine sokup, gündelik yaşamla karşı karşıya getiriyor. Bunu da bir kişinin anıları üzerinden yapıyor. Sembolik bir anlatımdan ziyade, kavramların kalıcılığını, deneyim üzerinden aktararak yapıyor bunu. Çalışmaların bana Thomas Demand’ın çalışmalarının arkasındaki fikri anımsattı. Bugünlerde sanat sembolik stratejilere çok güveniyor. Psikolojik anlatı unsurlarını incelemek yerine sistematik sınırlı alan içerisinde kalıyor. Bu yüzden yaratıcı sürecin deneyimle kesilmiş olabileceğini düşünüyor musun? Kişisel deneyimin yaratıcı sürecin kesinlikle vazgeçilmez bir parçası olup olmadığını sormak isterim.

 

Thomas Demand’ın “Escalator” ya da “Recorder” adlı video çalışmalarındaki gibi bende fotoğrafın verdiği lirik gücü kullanmayı seviyorum. Bunun yanı sıra, özellikle üretim yaparken, kişisel deneyim, önemli bir faktör. Üretimlerimde hedef olarak belirlediğim ve yakalamaya çalıştığım  iki önemli unsur var. Bunlardan ilki samimiyet, bu çok kullanılan bir kelime, ikincisi ise işlevsellik, bu konularda başarılı olduğumu iddia edemem; fakat bu yolda ilerlemeye çalıştığımı söyleyebilirim. Özellikle samimiyet konusunda, kişisel deneyimin önemli olduğunu düşünüyorum şahsen bilmediğiniz bir konu hakkında ne kadar söz sahibi olabilirsiniz ki. Bu yüzden de, üretim yaparken, yola çıkacağınız şey; kendi bildiğiniz yöntemler ya da deneyimler üzerinden olmalı. Her kaygı duyduğumuz şey hakkında bilgi sahibi olamayabiliriz. Etrafta yaşanan sorunlardan rahatsız olmamız ya da etrafımızdaki şeylerden mutlu olmamız, onu bildiğiniz anlamına gelmiyor. Empati kurmaktan farklı olarak, kendi bildiğiniz, kendinize ait olduğunu düşündüğünüz bir sözü ancak rahatlıkla söyleyebilirsiniz. İşte bu noktada deneyim, samimiyeti yakalayabilmenizi sağlayabilir. Sembolik stratejiler konusunda da sizinle aynı görüşteyim. Biçimsel bir dil oluşturma çabası üzerinden söz söylemeye çalıştığınızda, samimiyetten uzaklaşma riskiniz bulunmakta.

 

Video Sanatı'nın  tanımında var olan hareket, süreklilik, jest, ritim unsurları üzerinden baktığımda “BİR ÜLKENİN ANILARI” izleyici de mekânsal olarak üçlü yapı üzerinden indükler zamana dayalı bir atmosfer algısı yaratıyor ve bu da uzay kavramının tekrar düşünülmesine sebep oluyor. Açık referanslar göstermek gerekirse kişisel, neredeyse samimi, izleyiciye zaman dışı bir formda algılama şansı veriyor ve bu da gerçeğe olan tarihsel katı bakışı kırıyor. Bu anlamda senin çalışmalarının işleyişinin ritmini nasıl görüyorsun?

 

Videonun sunmuş olduğu olanaklar bağlamında, üretmiş olduğunuz çalışmanın okuması değişkenlik gösterebilir fakat sanatçının çalışmayı nasıl konumlandırdığı işin okumasını etkileyecektir. Burada kullanmış olduğum üretim yönteminde, diğer sanat disiplinlerini bariz bir şekilde referans aldığımı görebilirsiniz. Bu referanslardan biri belgesel sinema diğeri ise fotoğraf. Özellikle “Bir Ülkenin Anıları” çalışmasında bunu görebilmek mümkün. Bu referanslar üzerinden okuma yapabiliriz ama burada ne belgesel sinema ne de fotoğraf disiplinlerinin okumasını kırmaktayım, sadece bu disiplinlerin referansını alıp, kendi söylemek istediğim söz içerisinde yeniden konumlandırıyorum. Çalışmanın bir bölümü fotoğrafların içerisine yerleştirdiğim videolardan oluşmakta. Bu kısımda, İzleyicinin ilk seferde fark edemeyeceği ufak bir detay söz konusu. Bu detay, izleyicinin tamda keşfetme duygusuna hitap ederek odaklanmasını ve merak duygusunun devamlılığını sağlamasına yardımcı olacak bir detay. Bu çalışmayı bütün olarak görmek gerekiyor. Çalışmanın temelinde aslında bir günlük bir deneyim söz konusu. Çalışma, hatıralarından yararlandığım kişi olan Mieke ile birlikte yaşadığım bir aylık süre boyunca, onun evinde kaldığım ve gözlemlediğim zaman diliminden bir gün aslında. Bu deneyim, bir ülkenin onun hayatı içerisinde, nasıl bir etkide bulunduğu ve onun hayatını nasıl şekillendirdiği ile ilgiliydi. Bu konu üzerinden deneyimimi aktarmaya çalışırken, fotoğraf kullanma nedenim, onun geçmişi ile ilgili bir söz söylemek, göstermek, hatıralarını anlatabileceğim bir yöntem belirleme ihtiyacından şekillendi. Belgesel sinemanın sağladığı yöntemler, bunu en iyi şekilde aktarmama olanak verdi. O yüzden de diğer sanat disiplinlerinin referansları üzerinden üretebileceğim yöntem olarak videoyu kullanmayı daha doğru buldum.

 

Örneğin senin başka bir çalışman olan “SELF”  bana yerleştirme ve yansıtım açısından Michel Foucault’un Heterotopia kavramını hatırlattı. Kendini hayat maceralarını keşfetmeye çağırıyor ve yoldaki işaretleri de önemseyerek daha geniş bir anlamda zaman kavramını tüm öğeleriyle birlikte düşünmeye çağırıyor. Bu sadece dış dünyayı algılamakla ilgili değil, tam tersi ona meydan okumak için bir davet. Bu tıpkı Ariadne’nın İpliği’nin izleyiciye sunduğu bir yaklaşımı kişinin iç boyutunda tekrarlaması gibi. Bazı bilgiler ve fikirler gizli ya da algısal süreçte, bizim onları deşifre etmeniz gerekiyor. Böylelikle de yolu laflayarak geçmemiz ve bu durumu daha iyi anlamımız gerekiyor. Belki bir sanatçının rollerinden biri de bizim iç doğamızın beklenmedik yanlarını ortaya çıkarmaktır. Buna ne dersin zaman zaman bunu yaşadığın ve böyle yapman gerektiği fikri oluşuyor mu sende?

 

“Self” çalışmasında, Ariadne’nın İpliği’ndeki, karmaşık alandan çıkma durumuna benzer bir anlatımın olduğunu söyleyebiliriz. Biyografik anlamda, bir insanı tanımlarken, tek bir nesne kullanarak, tanımı yalınlaştırabilir miyiz? Sorusu üzerinden yola çıkarak yaptığım bir çalışmaydı “Self”. Bir fotoğraf karesi veya bir sözcük ile tüm hayatımızı anlatabilmemiz mümkün mü? Çalışma ile yapmak istediğim şey, bu sorulara cevap vermekten öte, izleyiciye bu soruları taşıyabilmekti.  Bunun yanı sıra mekân ve zaman üzerinden Foucault’un Heterotopia kavramı ile ilgili bir bağlantı kurmuş olman çok normal. Çünkü geçmişe ait bir zaman ve mekân dilimine, fotoğraf üzerinden, bugüne ait bir zaman ve mekân dilimi eklediğimizde tam da Heteropia kavramına atıfta bulunmuş oluruz. İki farklı zamana ve mekâna ait öğeleri bir arada kullanmanın vermiş olduğu bir  zamansızlık kavramı var çalışmada aslında. Bu bağlamda çalışmanın konusu olan kişileri, kendilerini tanımlamak için seçtikleri fotoğrafların içerisinde tekrardan konumlandırarak, betimledikleri ana ait zamanı durağanlaştırıp ve bugüne taşımaya çalıştım.

 

“ZEMBİLFÜROŞ”, adlı çalışmanda da izleyicinin takibini sağlıyor, entelektüel ve fiziksel bir katılımdan ziyade hipnotik bir algı yaratmaya çalışıyorsun. Bu çalışmanın somut fikirlerinin ötesinde izleyici algısı üzerinde dikkat yaratma isteği var. Buradaki hedefini ben şöyle algılıyorum. Bir anlatıdan ziyade vahiy algısı yaratmak ama direkt soyut anlamı keşfetmeye yönelik taktik gibi de aslında. Böyle bir misyon, Tanrısallık söz konusu mu?

 

Tanrısallığın söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Aslında çalışmayla ilgili direk böyle bir amacımın da olduğunu söyleyemem. Fakat bahsettiğin illüzyon ve odaklanma, kendiliğinden gelişen bir durum. İzleyicinin  çalışmayla etkileşiminin devam etmesini, kurgu aşamasındaki hedefim değildi. Aslında çok naif bir hedeften bahsedebiliriz. Süreç içerisinde işin izleyici ile buluştuğu anda, merak duygusu üzerinden, izleyicinin odaklanması, çalışmanın okunması açısından önemli bir unsur.

 

“Zembilfüroş”, Muhsine Helimoğlu Yavuz’un “Diyarbakır Efsaneleri” kitabında yer alan, dedemin anlattığı efsanelerden biri. Dedemin kitapta geçen hikâyesinden ziyade, hikâyenin küçükken bize anlattığı versiyonu beni her zaman etkilemiştir. “Zembilfüroş”  (sepet satıcısı) sorunlarından kaçmak için, ömrü boyunca yaptığı ve bütünleştiği sepeti örerek içinde kaybolan isimsiz bir kahraman. Benim için bu kahramanın, bir bilinmezliğe karışarak kaybolması, her zaman güçlü bir metafor olmuştur.

 

“Zembilfüroş” adlı video çalışmamda da, çocukluk belleğime ait bu şiirsel hikâyeyi görselleştirmeye çalıştım. Amacım; bir hikâye anlatmaktan çok, izleyicinin  kendi hikâyesini oluşturmasını sağlamaktı. Kaybolan bu isimsiz kahramanın hikâyesi neydi? Kendi belleğimize doğru yaptığımız bir yolculukla şekillenen bir hikâye nasıl olurdu? Zembilfüroş, bu sorulara cevap aradığım bir çalışma oldu. 

 

“BENLİK VE SINIR” çalışmasına gelecek olursak ben ego ve sınır olmadan yapamam gibi geliyor. Gövde, fiziksel dürtülerle hareket eden ve günlük yaşamda karşılıklı ilişkilerin doğası üzerine bir yansıma. Uzay tarafından dayatılan sınırlar ile ilgili çatışma halinde ve sorular içinde daima beden. Bu sosyopolitik işlevi, sanatçının ifadesi için oluşan bir platform dışında düşünürsek sanatın günümüzde yaşamın daha sürdürülebilir şekilde karşı davranışları yönlendirerek insanları eğitmekte çok önemli bir rol oynadığı söylenir. Bunu söylemin abartılı olduğunu düşünüyor musun?

 

İzleyici ile bütünleşmesini istediğimden dolayı, izleyicinin odaklanmasına yönelik bir kaç şey bulabilirsiniz işin okumasını yaparken. Çünkü işin ortaya çıkması, izleyicinin çalışmada, kendiyle ilgili bulduğu ve tamamladığı parçalardan oluşuyor ve böylece  çalışma bütün bir hale gelebiliyor. “Benlik ve Sınır” da dediğin şey doğru. Zaten o düşünceden yola çıkarak çalışmayı ürettim. Belirsiz, karanlık bir ortamda hareket edebilmek, yaşayabilmek, devam edebilmek için kendine hareket alanları yaratarak ilerleyen bir karakter var çalışmada. En sonunda da karakterin oluşturduğu hareket alanları onu hareketsiz kılıyor çünkü bir şeyi çok istemek, ona sahip olmaya çalışmak, bir yerden sonra, bizi hareketsiz kılan şeye dönüşebilir.

 

Bunun yanı sıra bir şeyi öğretmek, biraz kibirli bir davranış biçimi çünkü üstün olduğunuzu düşündüğünüz anlamına geliyor bu. Başkalarına bir şey öğretmek ayrı bir şey ama birilerinden üstün olduğunuzu söylemek, bu şekilde bir şeyler aktarmaya çalışmak çok farklı bir durum.  Bunun zaten samimiyeti kırdığını düşünüyorum. Eğer izleyiciyi, iletişim kurmak bağlamında bir ilişki üzerinden değerlendirmek gerekirse, kendinizi üstün gördüğünüz  her pozisyon, izleyici ile diyalog kurmanızı engelleyecektir. Bu tek taraflı bir söylem olacaktır ve başkasının bunu anlamasını beklerseniz, bu diyalog değil monolog olur. Sanatçı böyle bir tutumla kendini konumlandırırsa, yaptığı üretimlerde çok samimi olamayacağını düşünüyorum. Zaten sanatçının da böyle bir misyonu olmaması gerekir. Sanatçılar normalleşmek için, birey olarak normal olmak için üretimi bir yol olarak kullanıyor sadece. Sanatçı da böyle normalleşiyor. Doğarken tekilsin ve daha sonra topluma katılmak için çoğul duruma geçmek için normalleşiyorsun. Normalleşme süreçlerinde örneğin; tuvalet alışkanlığı edinmede, dışarda çıplak gezmememize kadar olan kuralları öğrenirken, aslında travmatik süreçlerden geçiyoruz. Büyüyünce de sisteme adapte olabilmek, topluluk içerisinde yaşayabilmek, normalleşmek için işe gidiyor, yemek yiyor, gece uyuyor, normlara uymaya çalışıyoruz. Dünyanın neresinde olursanız olun bu böyle. Aslında sanatçılar da her ne kadar normalin üstündeymiş gibi davransalar da kiraladıkları evin parasını ödeyebilmek, normalleşmek için üretirler. Sanatsal üretimlerle, biçimlerle normalleşmeyi sağlamaya çalışıyorlar. Burada söylemek istediğim şey para kazanmak ile alakalı bir durum değil. Tamamıyla söz söyleme ihtiyacını, yemek yaparak ya da bir şirkette dokuz altı çalışarak değil de, eser üreterek gidermeye çalışıyor. Bunu yaparken de bunu kırmaya çalışmıyor, o da normalleşmeye çalışıyor sadece. O yüzden de bir üst seviyede, yukarılarda bir yerlerde kendini konumlandıran kişinin yaptığı işin sanatla alakası olmadığını düşünüyorum.

 

Son olarak gelecek projelerinle ilgili söylemek istediğin bir şey var mı en azından şu an üzerinde çalıştığın bir projenden bahsedebilir misin?

 

“Trialog” isimli bir çalışma var. Henüz proje aşamasında, kendimle ilgili bir keşiften bahsedebilirim bu çalışmada. Dil üzerinden yapmak istediğim bir keşif de denebilir. Bu keşif bana ait geçmiş bugün ve gelecekle alakalı bir çalışma olacak, hayatımı şekillendiren üç dil var. Bu üç dil üzerinden bir çalışma yapmayı hedefliyorum. Politik bir okumaya mahal vermemek içinde felsefeyi kullanmak istiyorum. Bu da yine kişisel deneyimimden ötürü bir tercih. Felsefe okumaları yaptığımız bir grup vardı. O grupta kullandığımız yöntemin aynısını kullanmayı hedefliyorum bu çalışma içinde. Yine bağlantı olarak da felsefe çevresinde oluşan üç dilin benim üzerimde yarattığı etki ile ilgili bir keşif olacak bu deneyim.  Çalışmanın nesnesini üçgen bir masa oluşturuyor ve bu hâkim üç dili bir araya toplayan, işlevselliğe sahip masanın çevresinde gelişecek olan konuşmalardan oluşacak. 

 

Düşüncelerini bizimle paylaştığın için AstroNevroz’un, Astronevrotik bir üyesi olarak bana zaman ayırdığın için tekrar teşekkür ederim.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Görüşme: Nahrun Icva

Katkıda Bulunan: LandEscape 

 

Bu söyleşi Astro+Rop Projesi'nin bir parçasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEHMET ÖĞÜT

Söyleşi

"Sanatçı da böyle normalleşiyor" 

 

                      26/07/2015 

Please reload

 ASTROROP 

Please reload

10/05/2014

bottom of page