
Merhaba Begüm. Konuşmamıza biz genelde eğitim ile başlıyoruz çünkü sanat eğitiminin sanatçı üzerindeki etkisi bize yol gösterici oluyor. Öncelikle aldığın eğitimlerden ve bu eğitim modellerinden bahsetmeni ve bunların senin çalışmalarına nasıl geri döndüğünü bilmek isteriz.
Merhaba. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği Resim bölümünde öğrenimimi tamamladıktan sonra MSGSÜ GSF Resim bölümüne devam ettim, yine aynı üniversitede yüksek lisansa başladıktan bir süre sonra Erasmus programıyla Madrid’e gittim. Kısacası uzun bir eğitim sürecim oldu fakat sonuç olarak sanat söz konusu olunca bu tip eğitim modellerinin olumlu taraflarından ziyade olumsuz tarafları daha ağır basıyor sanırım. Benim çalışmalarım söz konusu olduğunda aldığım eğitim ve hocalarımın yönlendirmeleri bazen zorlama da olsa elbette bazı yollar belirlememe ve bu yollar üzerinde nelere yoğunlaşacağıma karar vermemde yardımcı oldu, bu nedenle izleyici resmime baktığında aldığım eğitim modellerine dair bir şeyler yakalayabilir ama yine de bu yönden ve bu şekilde tahmin edilebilir olmak da istemem.
Eğitim Fakültesi'ndeki modelin üzerine inşa ettiğin akademi eğitimi senin çalışmalarını tek bir kurumun kalıplaşmış temel yapısının daha ötesinde oluşturmana katkı sağladığını görmekteyiz. Açacak olursam bunu herhangi bir kişiye yöneltmiyorum, örneğin bir kurumdan çıkan seri figürler sanatçının konusu ne olursa olsun ustasının gölgesinden kurtulamadığının açık kanıtı oluyor. Senin bunu kırabildiğini görüyoruz. Bu süreç senin adına nasıl gelişti?
Bütün kurumların kalıplaşmış yapıları, içinde bulunan, oraya dahil olan kişiyi doğrudan etkiliyor. Bahsettiğin tek tipleşme durumuna kesinlikle katılıyorum. Bu öğrencinin saygı duyduğu ustası tarafından beğenilme, desteklenme isteği ile atölyelerin himayeci, yönlendirici tavrının ortak sonucu. Benim bu konudaki farkındalığım aktif öğrenciliğim sürerken ne yazık ki oluşamadı, okul bittikten sonra kendi başıma kaldığımda bazı şeyleri daha net görebildim, kendi dünyamı, kendi çizgimle ifade etmeye, kendi işimle ilgili tek söz sahibi olmaya gayret ettim, hala ediyorum.
Çalışmalarında gündelik öğelerin beden ile olan ilişkilerinde, bedeni ele geçirdiğini ve nesnenin bedenin kendisine dönüştüğünü görmekteyiz. Birbirinin içine girmiş nesneleri, beden meta ilişkileri üzerinden okumamız adına bir ipucu olabilir mi?
Çalışmalarımda çeşitli mekanlarda beden ve nesneleri, iç içe, yan yana, hiyerarşiden yoksun olarak kullanıyorum. Aslında çalışmalarımı, mekanlar ve içerdiği nesneler üzerinden şekillendirmem için bana fikir veren Japonca bir terim olan Hikikomori kelimesi olmuştu. Bu terimin kelime anlamı, içeri çekilme, hapsedilme. Hikikomori, toplumla olan bağını koparıp, odasından hiç dışarı çıkmayan, izole olmuş bireyleri tanımlar. Bu durumda zaman zaman o odanın hakimi olsa da, daha çok o odanın bir parçası, bir uzantısı olarak algılıyorum o bireyi ve olumsuz bakış açısından soyutlayarak ele alıyorum. Burada birey kelimesini kullanmak önemli çünkü tamamen bireysel bir duruş bu, içinde bulunduğun alanı tamamen bireysel bir alan haline getirmek, bu alanda her şeyin seninle ilgili ya da senin olduğunu bilmek. Yani çalışmalarımda ifade etmek istediğim, kişinin sadece bedeni ya da düşüncesiyle değil, kullandığı alanla da bütün algılanması, mekana kendi kimliğini vermesi.
Humanisation (insanlaştırma-canlı) kavramını nesnelerin üzerinden ele aldığımda bu kavramın tam tersini beden üzerinden yapıyorsun, bedenlerin de cansızlaşıyor. Tam bu noktada canlı-cansız ikilemi arasında kalma duygusunu da hissediyor izleyici. "Yakınındaki Nesneleri Etkileyen Yerçekimi", "Odalarda Işıksızım" adlı çalışmalarında belirginleşen bu ikilem, yeni insan sonrası bir türün eleştirisi niteliğinde mi?
Doğru, bazı açılardan çalışmalarımdaki mekan, nesne ve beden birlikteliği üzerinden bu kavramdan söz edebiliriz. Bahsettiğin “Yakınındaki Nesneleri etkileyen Yer Çekimi”, “Odalarda Işıksızım” adlı çalışmalarımda mekan üzerinden insanın algılanışı, bireyin aidiyetine ait bir ifade biçimi söz konusu. Beden, kimliğini tüm yaşam alanına aktardığı için tek başına cansız ve kimliksiz ama bütün içerisinde, ruhsallığın mekan üzerinden ele alınışına ve kimliğe dair rolü büyük.
“Mor Kuşanma”, “Stüdyo Krem”adlı çalışmalarında nesneler tam anlamıyla mekânı oluşturmakta, temsil ettiklerinden ziyade nesnelerin yaşamımız içindeki konumlarının izlenimine dair bir an. “Çift”adlı çalışmanda bu konumlanma nesnelerin kendi içindeki iletişimine dönüşüyor. İnsan özelliklerini nesnelere atfederken özneyi nasıl konumlandırıyorsun?
Mekana ve içine yerleştirilen elemanlara bir betimleme, ifadelendirme görevi yüklediğim zaman, özne o mekanın kendisi oluyor; kendi dünyamı ifade etmek, hikayemi anlatmak için kurguladığım mekan..Yine de özne değişken bir şey.Benim problemim anların keşfedilmesiyle ortaya çıkan bireysel ifadelendirmeler ise bu ifadelerin resim yüzeyindeki temsilcisi olan figür özne oluyor, bazen de figüre referans veren nesne. Amaçladığım şey ise, iç mekan nesnesinin bu ifadelendirme biçimiyle kimliksizlikten kurtarılarak, özgün, kimlikli hatta bazen cinsiyetli figürlere dönüştürülmesi. Çoğunlukla yaşamımız içindeki sıradan anlardan, izlenimlerden yararlanıyorum, gördüğüm, keşfettiğim anlardan. Ve bu anların keşfedilmesiyle ortaya çıkan bireysel ifadelendirmelerin resim yüzeyindeki temsilcisi olarak izleyicinin karşısına zaman zaman insan figürü,zaman zaman insan figürünü temsilen mekan nesnesi çıkıyor.
Çalışmalarında yer yer kurgu söz konusu iken çoğu zamanda kendiliğindenlik ağır basıyor ve bu kendiliğindenlik sembolik bir okumanın da önünü kesiyor. Bu bana Rene Magritte'in şu sözünü anımsattı. Der ki: "Simgesel anlam arayanlar resmin içindeki şiirselliği ve gizemi kavrayamazlar." Senin çalışmalarındaki şiirselliği ve gizemi de tıpkı böyle bir anlayış üzerine oturtabilir miyiz?
Doğal olan, doğallıkla ortaya çıkmış olan şiirselliği ve gizemi de içinde barındırır her zaman. O nedenle çalışmalarımı böyle bir anlayış üzerine oturtabiliriz sanırım. Hepsinde olmasa da çalışmalarımdaki kurgu, zaman zaman gündelik yaşam içerisinde dolaylı ya da dolaysız olarak bir araya gelmiş elemanların doğal bir birleşimi, kendiliğinden olmuş gibi duruyor, tekrardan müdahale edilmese bile aynı zamanda bir kurgu da, çünkü yaşam alanı olarak mekan söz konusu olduğunda insan eli değmişlik de söz konusu oluyor.
Klasik anlamda bir atölyen var ve tıpkı geçmişteki ressamlar gibi geleneksel bir atölyede çalışıyorsun. Tuval üzerinde biçimsel olarak varmak istenilen bir yeniliğin dışında zamana karşı oluşturduğun bir direniş şekliyle yapıyorsun sanki bunu. Bu direniş de gündeliğin içindeki yalınlıkta gizleniyor gibi senin çalışmalarında. Böyle bir direniş söz konusu mu? Bunu atölyelerin, bilgisayar masa üstleri olmaya başladığı bu dönemde senin bir nostalji unsuru yaratma tavrın olup olmadığını anlamak için soruyorum.
Ne direniş, ne nostalji.. Önemli olan fikrini ifade edebileceğin uygun malzemeyi seçmek, bu yüzden klasik yöntemler benim işlerim için hala geçerli yöntemler. İleride daha farklı konulara yönelirsem farklı yöntemler de denemek isterim.
Çalışmalarında oluşturduğun kadrajlar özellikle mekân kadrajların mekânın yoğun algısının üzerine ikinci bir mekân algısı oluşturuyor ve bizi fiziksel olarak uzaya kapatıyor ve zihinsel bir yolculuğa kapı aralıyor. İzleyiciyi gündeliğin içinden bütüne bakmaya yönlendiriyor. Hamburger'e karşı Hashi ile yenen yemeklerin lezzetine davet ediyor gibi. Böyle bir yaklaşım aslında senin çalışmalarının temel tavrı olabilir mi?
Bahsettiğin zihinsel yolculuğa yönelme fikri şu nedenle oluşuyor bence, bu mekanlar, bir masanın, koltuğun, birkaç bitkinin yer aldığı, çok basit, sıradan mekanlar olmasına karşın uyumsuzlukların ve karmaşanın varolduğu ama kişide oraya müdahale etme isteği uyandırmayan, olduğu gibi kabul ettikleri ya da kabul etmedikleri yerler. İzleyici, gerçek yaşamda hep karşılaşılan vebelki onlar için hiçbir çekiciliği olmayan ama sanat eseri şekline bürününce ilgi çekici hale gelebilen bu dağınık alanlarda neyin neden orada olduğunu, ya da bu mekanların neden resmedilmeye değer görüldüğünü anlamaya çalışırken hashiye alışmamış bir el gibi biraz çekinceyle ama istekle, hikayeyi yakalamaya, ondan tat almaya çalışabilir.
Hashi'ye değinmişken senin Uzak Doğu kültürüne olan hayranlığını biliyoruz ve bu hayranlığının çalışmalarına üslupsal olarak yansımasını geleneksel malzemeye de sadık bir sanatçı olarak değerlendirebilir misin?
Evet Uzak Doğu kültürüne, özellikle Japon kültürüne hayranlığım var. Bu kültür çalışmalarıma üslupsal olarak değil de, biriktirdiğim nesneler ya da sahip olmak istediklerim, duvarıma asmak ya da üzerimde taşımak istediğim elemanlar olarak giriyor çünkü bu mekanlar sanatçının bireyselliğini, karakteri ve beğenisini yaşam alanına aktardığı yerler. Uzak Doğu sanatındaki sabırlı detaycılık, yalınlık ve titizlik bende yok ne yazık ki, aksine yer yer özensizce ele alınmış, tek yapı olmuş, karmaşık elemanlar zinciri var.
“ Neden felsefede, siyasette, şiirde, sanatlarda bütün sıra dışı adamlar bariz karasafralı” gibi bir maskülen Aristo sorusuna karşın, senin kadınların bu soruyu tersine çeviriyor ve melankolik kadın kimliği üzerinden tekrar soruyor bu soruyu. Çalışmalarının baskın cinsiyetçi duruşunu açabilir misin?
Her ne kadar insanların zaman zaman çalışmalarıma bakıp da yönelttiği bir bakış açısı olsa da bu, melankoli kelimesi sessiz, hüzünlü, yalnız, kısaca mutsuz, umutsuz algısı yaratıyor ya çok da sevmiyorum ben bu kelimeyi, zaman zaman figürlerim rahatsız, sorunlu bakışlarını izleyiciye doğrultuyor ya da izleyiciden saklanıyor ama ortaya çıkan görüntü yine de insana kara duygular yansıtmıyor bence. “Kendini melankoliye bırakmak biraz da isteyerek, zevk alarak yapılan bir şey gibi geliyor bana, bazen de hırsla karışıktır melankoli, melankolinin derinlerinde bizi gülümseten, hoşumuza giden ince ve hoş bir şeyler vardır, bazı ruhlar melankoliden beslenir” diyor Montaigne mesela. Benim melankolim de ancak bu şekilde olabilir, daha önce bahsettiğim Hikikomori gibi, benimki mutlu Hikikomori. Kadın kimliği meselesine gelirsek, hikayelerimi birey ve mekan ilişkisi üzerinden şekillendiriyorum, cinsiyet üzerinden değil ama katkı sağlayacağı bazı durumlarda figürü devreye sokuyorum ya da zaman zaman portreler yapıyorum bunların ortak noktaları kadın olmaları, evet, ama çalışmalarımda kadın olmaya dair meselem yok, yaşam alanları ve bu alanlarla bireyin kimliğinin ortaklığı var sadece.
Bu söyleşi Astro+Rop Projesi'nin bir parçasıdır.
Begüm Mütevellioğlu
Söyleşi
26/07/2015
10 Mayıs 2014
30 Nisan 2014
2 Aralık 2013
ASTROROP
10/05/2014



