
Kamusal alan tanımlaması ilk kez Jürgen Habermas’ın 1962 yılındaki “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar” adlı kitabında yer almıştır. (Strukturwandel der Öffentlichkeit) Habermas’a göre “Kamusal Alan” bireysel tartışmaların yapıldığı içinde akıl yürütmenin ve rasyonelliğin olduğu, birlikteliğin ve kamuoyunun oluşturulduğu hayat alanlarıdır.
Kavramın kökeni ele alındığında Kant’ın 1784 yılında yayınlanmış metinlerinde kamusal alanın politik kabulünü görebiliriz. Kant, insan aklının sınırlarından ve özgürleşmeden yola çıkararak bunu yapmaya çalışır. Habermas’ın da aslında Kant’ın söylemleri üzerinden kamusallığı geliştirdiğini görebiliriz. 1
İnsanda içgüdüsel olarak mekânsal bir tasvir oluşturma ve içinde yer alma isteği mevcuttur ve insan bunu istem dışı yapmaktadır. Dinlerdeki cennet ve cehennem algısını yaratan ve bunu mekânsal bağlamda ele alan insanoğlu bunu bir düzlem üzerinde yapmaktadır. İncil sahnelerinin resmedilmesi, iki boyuta indirgeniyor olması bunun güçlü göstergeleridir. “Hayal kur ve bunu mekânsız yap!” dendiğinde ve düşünüldüğünde, uzay, zaman, mekân üzerinden yeni sorularla birlikte bilimsel gelişmelerle varılan noktalarda bile ne kadar mekânsız kalınabilire gidilebilir. O halde dar anlamda insanın mekânla olan ilişkisi diğer insanlarla etkileşimi, toplumsallık, demokrasi sorgulamaları beraberinde kamusal alanın oluşumunu ortaya koymaktadır.
13. İstanbul Bienali’nin Gölgede Kalan Kamusallığı
Fulya Erdemci küratörlüğünde gerçekleşen 13. İstanbul Bienali, “Anne ben barbar mıyım?” sorusu çerçevesinde sorgulamaya açılmıştı. Lale Müldür’ün “Anne Ben Barbar Mıyım?” kitabından yola çıkarak büyük sorular çerçevesinde ele alınan 13. İstanbul Bienali’nin ana çerçevesini tanımlayan Fulya Erdemci için durum oldukça zordu. Erdemci, basın toplantısında siyasi bir forum oluşturmaktan bahsediyor, barbarlığı-uygarlığı tekrardan sorgulamaya açıp bunun üzerinden yeni demokratik söylemler ve belki çözümler üretmeyi hedefliyordu. Sistemin baskın ve kemikleşmiş yapılarını sarsmayı amaçladığını belirterek, toplumun en zayıf dışlanmış gruplarının da seslerinin duyurulacağı bir alan oluşturulmasına yardım edecek yeni fikirlere açık olduğunu belirtiyordu.
Özellikle AKP iktidarının son döneminde şehirlerin üzerinde dolaşan hayalet iş makinaları birçok alandan entelektüeli aynı görüşte birleştirmiştir: Neler oluyor? Bu soru, duyarlı sanatçılar, mimarlar, tarihi kentler birliği, şehir planlamacılar tarafından sorulmuştu. Akademisyenlerse çok önceden başlayarak bu konuyu bienal çerçevesinden bağımsız olarak tartışıyorlardı. Ama iktidarın gücünün bu tartışmaları gölgede bırakarak şehir tecavüzlerine devam ettiğini, kentsel dönüşümün yıkım ve tahribattan öteye gitmediğini gözlemledik, hâlâ gözlemlemekteyiz.
Bu sessizliğin üzerine Erdemci’nin “siyaset, ekonomi, sanat” ilişkisinden, en önemlisi toplumsallık ve kamusal alan kavramlarından söz etmesi bir hayli anlamlıydı. Kendi içinde sorunlu bir yapıya sahip olduğu aşikâr olan bienal, (bunu entelektüel yapı çerçevesinde eriterek ironik olarak değerlendirebiliriz) iktidarın yaptığını yapıyor, sanatçılara üretimlerinin sergileneceği alanları işaret ederek, bu alanlarda iş üretmelerini istiyordu. “Kamusal Alan” kavramı üzerinden ele alınan söylemler ve uygulamalardan anlam çıkarmaya çalışan düşünen beyinlerin işi epey zordu. Yalnız sisteme hizmet eden gizli kontrol mekanizmalarının devrede olduğunu, sanatın öteden beri sorgulamalara açık yapısı iktidar-siyaset ilişkileri bağlamında ele alınması bildik durumlardır. İktidarların eylem alanlarına karşılık bienalin yer gösterim alanlarını aynı potada eritebiliriz.
13. İstanbul Bienali’nin İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka Kampüsü Konferans Salonunda gerçekleşen, “Kamusal Simya” toplantısı, “Kamuya Hitap Etmek” başlıklı etkinliği Kamusal Alan Laboratuvarı, ArtHack, Bağımsız Sanatçılar, Bağımsız Üniversite Öğrencileri, Emek Gençliği, Halk Evleri, Kent Hareketleri ve Öğrenci Kollektifleri tarafından protesto edildi. “Açıklama metninin okunduğu sırada sahneye çıkan eylemciler, açtıkları boş pankarta “Anne Ben İnsan Mıyım?” yazdılar. Ardından da salondaki izleyicilere dönerek Bienal’e de adını veren Lale Müldür’ün şiiri “Anne, Ben Barbar Mıyım?” a karşılık Constantino Kavafis’ in “Barbarları Beklerken” şiirini hep bir ağızdan okudular.”2
“Kamusal Alan Laboratuvarı” kurucularından Niyazi Selçuk ve Fulya Erdemci arasındaki kamera kaydı tartışması, Erdemci’nin daha sonra belirteceği kişisel hakka saldırı sonucunda karşılıklı açılan davalarla mahkemeye taşındı. Burada Erdemci’nin bienal çerçevesindeki söylemleriyle çeliştiğini, farklı seslerin ve dışlanmışların umurunda olmadığını görüyoruz. Protesto, “Anne Ben İnsan Mıyım?” pankartı eşliğinde topluca dile getirilen söylemler, kamusal alanın tahribatına neden olanları ‘Bostana Girmiş Danalar’a benzetmeleri, bienal de dâhil, sisteme hizmet eden ötekini sistemin dışında bırakan yapıya bir tokattı. İçinde bahsettikleri öteki olmadan simya oluşturmaya çalışan yapı orada kendini çoktan imha etmişti. Aynı durumla The Marmara Oteli’ndeki toplantıda karşılaşıyoruz: “Kamusal Direniş Platformu” üyeleri kentsel dönüşüm mantığında yıkılan semtlerin isimleri yazılı tişörtler giyerek, üzerlerine de sponsorların isimlerinin bulunduğu battaniyeleri örterek konuşma esnasında yere yattılar. Protestocular, otel görevlileri tarafından karga tulumba dışarı alındı. Kentsel dönüşüm yağmacıları olarak protesto edilen yapının içinde yer alan Eczacıbaşı, Koç gibi holdingler çelişkili yapının içinde tekrar var oldular.
Gezi Üzerine…
Sözü Gölgede Kalan Bienal
27 Mayıs 2013’te Gezi Parkı’na iş makinalarıyla girildi. Dünya tarihine kazınan Gezi Parkı Protestoları başladı. Gezi eylemlerinin politik yönüyle ilgili birçok görüş iddia ortaya atılmasına rağmen, her şeyin ötesinde bu bir itaatsizlik eylemiydi. Bienale verilen koca bir cevaptı. “Anne ben barbar mıyım?” sorusuna karşılık, protestocular “anne ben insan mıyım?,” sorusunu sordular. Cevapları Taksim Meydanı’na gelen her kesimden insan vermişti. Dünya basını bir ağaç yüzünden yaşanan bu duruma anlam vermeye çalışıyordu çünkü bu zamana kadar yaşanan itaatsizlik eylemleri çok farklı meselelerdi. Barbarlar bir ağaç için neler yapıyordu? Tüm bu yaşananlar esnasında İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Bienal web sayfasından şu açıklamaları paylaştı:
“13. İstanbul Bienali ‘Kamusal Sermaye’ programı kapsamındaki sanatçı performansı sırasında gelişen ve arzu edilmeyen noktalara taşınan olaylardan dolayı üzgünüz. Süreci ve gelişmeleri gözden geçiriyor ve tekrarlanmaması için iyi niyetimizi ortaya koyuyoruz. Sanatsal etkinliklerin hiçbir şekilde engellenmemesi, açık ve özgür iletişim ortamının özenle korunması koşuluyla, bundan sonraki çalışmalarımızda karşılıklı bir diyalog ortamında buluşmak arzusundayız. İKSV’nin kırk yıldır sürdürdüğü duruş ve tavrının sürekli yenilenme, özeleştiri, daha iyi ve adil olanın arayışı olduğunu bir kez daha vurgulamak isteriz.”
Özetle; toplantılarda yaşanan protestolara verilen tepkileri kınadıklarını, özür borçlu olduklarını dile getiriyor, çok sesli bir yapı oluşumuna davette bulunuyorlardı. Sonuçta 13. İstanbul Bienali, çok iyi çalışmalara sahip olmasına karşın Gezi’nin gölgesinde kaldı. Ama 13. Bienal’in sanatçılarından Meksikalı Héktor Zamora’nın ‘Maddesel Değişkenlik’ isimli çalışmasının Gezi ruhuyla işbirliğiyse oldukça yerindeydi. Birçok sanatçının Gezi imgelerini hâlâ tekrar üretmesi anlamsızlığına anlam verilemese de, Gezi’nin dışında farklı konulara değinen sanatçıların çalışmaları oldukça çarpıcıydı.
Sosyal Medyadan Örgütlenen Apolitikler
Vietnam savaşından sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde iktisatçılar bir araya gelerek bir nesil yaratma fikrini oluşturdular. Fikirsel olarak global olan bu yaratım dünya ile kontak kurulmadan yapıldığı için Vietnam savaşı gibi başarısız olmuştur. Bunun üzerine savaş sonrası birçok uzman görüşü ile oluşturulan “Y” adını verdikleri neslin çalışmaları uzun bir süreçten sonra sona ermiştir. Bu çocukların Vietnam Savaşı’ndan bihaber olmaları gerekiyordu. “Ana temalar olarak İletişim (Communication) (1977) , Medenilik (Civilization) (1977), Teknoloji (1980) ve Globalizm (1981) seçildi.” 3 Bu yapı üzerine kurgulan ve yaratılan nesil istedikleri doğrultuda şekillenmişti. 1995-1998 yılları arası “Y” neslinin her birinin telefon sahibi olduğu yıllardı. Bu nesil üzerinde de kaçırdıkları şey çok fazla eğitim odaklı olup dünyanın tüm ahenk ve seslerine kültürlerine açık olmaları ve teknoloji sayesinde ortak söz söylemeleriydi. 2000 sonrası çıkan ayaklanmalar göz önüne alındığında internetin yasaklı olduğu ülkelerde çeşitli bağlantı yollarıyla dünyadan haberdar olan, iletişim kuran bir nesil görmekteyiz. Hatta birbirleriyle bağlantılı olarak dünyanın çeşitli yerlerine sıçrayan aynı eylem biçimleri de dikkati çeken meseledir. Sosyal medyadan örgütlenen Gezi Parkı Eylemcileri örneğinde olduğu gibi.
Gezinin Duygusal-Yaratıcı-Sanatçı Ruhlu Çocukları
Gezinin İmgeleri
Gezi Direnişinden sanat adına imgeler çıkarıp oldurmak en azından şimdilik çok zor. Gezi direnişinde kullanılan dilin büyük bir kısmını sanat dilinin oluşturduğu açıktır. Sözlü, yazılı, görsel birçok anlatımın bir arada kullanıldığı bu direniş şekli aslında kamusal alan sorgulamalarına cevap niteliğindedir. 1993 tarihli Artist Dergisi’nin Dosya konusunda Türkiye’de kamusal alanlarda yer alacak olan sanat eserleri ve dünyada kamusal alan eserlerine hükümetler tarafından ayrılan bütçeler işlenmiştir. Kamu-sanat ilişkisi Türkiye’de o tarihlerde alanlara heykel ve seramik çalışmalarının yerleştirilmesi temelli iken bugün kamusal alan sorgulamalarının geldiği nokta insan temelli bir oluşumun göstergelerini sunmaktadır. Yönetimsel baskılar ve yaşam alanlarının daraltılması kamu eşittir devlet anlayışının egemen kılındırılması kitlelerin her türlü araçla ifade biçimleri geliştirmesine sebeptir. Gezinin anlatım dilinde bunu gördük. Birçok sanatçının hatta bienale katılacak olanların bile bunun üzerine başka bir söylemin anlam ifade etmeyeceği konusunda hemfikirdi. Bu koca enstalasyon yeterliydi. Bir sergi için İstanbul’da bulunan Kendell Geers Erman Ata Uncu’ya gezi ile ilgili şunları söylemiştir:
“İstanbul Bienali’nin ‘Anne ben barbar mıyım?’ sorusundan hareketle kent ve kamusal mekân temasını ele alacağını biliyorum. Ama Gezi Parkı’na bakınca bu bienalin iptal edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü orada, halkın mekân üzerinde çok spontan, enerjik bir şekilde tekrar hak iddia etmelerinin bir örneği var. Sadece politik bir hak iddiası değil aynı zamanda sosyal de bir hak iddiası... İnsanlar ‘Bu park bize ait, politikacılara ya da alışveriş merkezlerine değil, burası bir kamusal alan’ diyor. Ve inanılmaz bir cömertlik, yardımlaşma söz konusu. Resmi bir yardım alınmadan denge kuruluyor, AKM böyle kontrol ediliyor. Bu şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en büyük enstalasyon, en büyük bienal. Bir küratöre veya idareciye, yani insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek birilerine de ihtiyacı yok. Çünkü zaten taban hareketiyle gerçekleşen bir oluşum.” 4
Şu soru soruluyordu “Yüce duygular uyandıran her şey sanat mıdır?” (Seda Yörüker ve sanatçı Kerem Ozan Bayraktar) 1960 sonrası avangardın davası da bu değil miydi? Sanatı ve hayatı birleştirmek, sanatın içinden toplumu dönüştürmek ve merkezinde yer almak. Bu soruya avangard yaklaşımla evet sanattır diyebiliriz. Dönen Mevlevi, Erdem Gündüz’ün duran adam performansı, piyano resitali, Atatürk Kültür Merkezi’nin üzerindeki tüm bayrak, flamalar, posterler, her biri farklı bir imge iken bütünsel olarak tek noktada birleşen yapının kolajını oluşturmuştur. Bu kolajın söylemleri üzerine çıkmak o anda imkânsızdı. Mizah dergilerini bir süre tatil ettirecek kadar mizah, sosyal medyada montaj ve Caps’ler, montajlar, Zaytung’un bir süre haber yapmaması takdire şayandı. Boğaziçi Caz Korosu’nun “Çapulcu musun?” besteleri… Gezideki Demet Edgar’ın çocuk sanat atölyesi etkinlikleri, sinema gösterimleri hepsi kendiliğinden oluşan evet duygusu yüce olan şeylerdi. Büyük bir söz edip bu duyguyu hisseden herkese de sanatçı diyebilirim. Bu duygular üzerinden bireysel tatminler oluşturan sanatçılar da vardı. Şükran Moral’ın Gezi’de yaptığı “Akıtılan Son Kan” adını verdiği performansı daha önceden Gina Pane’nin, Psyche adlı performansının aynısı olduğu belleklere kazındı ve gezinin üzerine bu tarz söylemlerin etkisinin olamayacağı anlaşıldı. “Gezi Direnişi Bağlamında J. Ranciere ve Güncel Sanatta Temsil” başlıklı Burcu Pelvanoğlu yazısından Ranciere’in “Bugün temsili sanata yönelmenin başlıca nedeni ise, estetiğin etiğe kayışı; tıpkı siyasette olduğu gibi” söylemi dünyada sanat ve hukuk alanlarının birbirlerine yaklaşırken kullandıkları ortak bir dili işaret ediyordu.
Son Söz
Antik Yunandaki sitede (polis) birlik ve düzenin sağlanması adına ortaya çıkan tiranlık sisteminde tiran sadece yönetici, halkın önderi, hatta kurtarıcısıdır. İktidarı tek başına kullanır fakat öncelikle halkın gönlünü kazanması ihtiyaçlarını gidermesi gereklidir. En tanınmış tiran MÖ 561 ile 528 yılları arasında üç kez Atina tiranı olmuş olan Peisistratos’dur. Şehre şair ve sanatçıları çekerek yapılarla ve Panathenaia gibi bayramlarla itibarını oldukça yükseltir. Siteler Antik Yunan’nın kamusal alanlarıydı. Her türlü toplantılar; ayinler, alışverişler burada gerçekleşirdi. Herkes sitede yapılan her türlü toplantıya katılmak zorundaydı. Bir çeşit siyasete katılma zorunluluğuydu. Buralarda alınan toplu kararlardan herkes sorumluydu. Sitenin tüm kamu ve hükümet ilişkilerini yürüten “polis”lerdi. Tüm kamu hizmetlerinin karşılığı olarak görülen bu kelime günümüz Türkiye’sinde sadece polis eşittir devlet anlamında kullanılmaktadır. Sanat ve hukuk sistemlerinin aynı düzlemde yer alma ihtiyacı vardır. Platon’un devletinden kovulan sanatçılar, Thomas More’un Ütopyası’nda kendine yer bulmaya çalışırken Ütopya’nın sorgulanmaya açık yapısını bile demokrasi çerçevesinde ele alabilirler. Sanatın değiştirme ve dönüştürme gücünü tehlike gören yapıların uzun süre yaşaması mümkün değildir.
Gezi’nin Yıldönümüne Hitaben
Dipnotlar
1 Bkz. YL. Tez/ Reşide Adal/ Aydınlanma Çağında Kamusal Alan Ve Heterotopik Mekân İncelemesi: “Palaıs Royal” ve “Mason Locaları”
2 Link: http://www.sendika.org/2013/03/istanbul-bienaline-karsi-forumlu-protesto/
3 Alıntı: Nesil Araştırması. Bkz. kelimelerkavramlar.blogspot.com
4 Alıntı: Ayşegül Sönmez/Sanat Sepet/a.sonmez@milliyet.com.tr
Kaynakça
ARTİST Plastik Sanatlar Dergisi (Haziran-Temmuz 1993/19) Dosya: Kamu Yapılarında Yer Alacak Sanat Eserleri, %3 Yasası Neler Getiriyor? Fransa’da %1 Yasası, Amerika’da Kamu İçin Sanat, Danimarka, Almanya Ve İsveç’te Uygulamalar
ARTUN Ali (2010). Derleyen ve Sunan, Sanat Manifestoları (K.Özsezgin, A.U.Kılıç, C.Gündüz, E.Gen, M.Tüzel, E.Erbay, M.C.Anday, S.Eyüboğlu, E.Alkan, çev.) İstanbul: İletişim Yayınları
ANTMEN Ahu (2008) 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, İstanbul: Sel Yayıncılık BADIOU Alain (2010). Başka Bir Estetik (A.U.Kılıç, çev.) İstanbul: Metis Yayınları
BAUDRİLLARD Jean (2010) Sanat Komplosu (E.Gen, I.Ergüden, çev) İstanbul: İletişim Yayınları
BURGER Peter Sunuş: Ali Artun (2012) Avangard Kuramı (E.Özbek çev.) İstanbul: İletişim Yayınları
DACHEUX Êric Derleyen (2012) Kamusal Alan (H.Köse çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları Yayınları
ESTIN Colette, LAPORTE Héléne (2002) Yunan Roma Mitolojisi (M.Eran, çev.) Ankara: Tübitak KORKUT KUR Efe (2007) YL. Tez: Kamusal Alanda Sanat ve Kentsel Mekâna Etkileri İstanbul’da Heykel Uygulamaları İrdelemesi
MORE Thomas (2013) Ütopya (H.İlhan çev.) Ankara: Alter Yayınları
PLATON (2007) Devlet (N.Tunç çev.) İstanbul: Oda Yayınları
YARDIMCI Sibel (2005) Kentsel Değişim ve Festivalizm: Küreselleşen İstanbul’da Bienal, İstanbul: İletişim Yayınları
Web Kaynak: http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=66&dyid=1735 Kamusal Alan: Ansiklopedik Bir Makale, Jürgen Habermas
Kamusal'ı Paylaşma Seçme Sınavı
30/04/2014
30 Nisan 2014
10 Mayıs 2014
2 Aralık 2013
surrealism
workspace
ASTROROP
10/05/2014



